Hiyerogliften Emojiye: Konfor Alanı
- Serhan ALBEN

- 5 gün önce
- 3 dakikada okunur
İlk çağlardan bu yana insanın en eski, belki de en hayati uğraşı, içindeki anlamı dışarıda bir "iz" hâline getirmek oldu.
Bunu bazen bir mağara duvarına çizerek yaptı, bazen hiyerogliflerle taşa kazıyarak... Bazen papirüse geçirdi, bazen matbaayla çoğaltıp dağıttı. Bugün ise telefon ekranında küçük bir emoji seçerek yapıyor aynısını. Aradan binlerce yıl geçti ama o temel mesele hiç değişmedi: İçeride olanı dışarıya çıkarma ihtiyacı.
Bir şey görüyoruz, bir şey hissediyoruz, bir şey düşünüyoruz ve bunun yalnızca bizde kalmasını istemiyoruz. Bir başkasına değsin, karşı tarafta bir yankı bulsun istiyoruz. Çünkü insanın kendini anlatma arzusu yalnızca pratik bir ihtiyaç değil; insanın bir var olma biçimi.
“Kim bir uçurumun kenarındaki menekşeyi alkışlar? Ne menekşenin ne de ayın onaylanmaya ihtiyacı vardır! Davut heykelini resmettiren, okyanusları aştıran, atomu parçalayan güç; bilinme isteğidir! Bizi mağaradan çıkaran, uzaya gönderen, işini en iyi şekilde yapma motivasyonu olamaz! Pek çok güç; bilinme isteğidir! Herkes gizli bir hazinedir, herkes bilinmek ister! Bilinmek, görülmek, duyulmak, anlaşılmak... Her şeyi gören göz kendini göremez, kendini görmek için bir yansıma arar! Biri yahut bir şey karşınızda olamazsa sesleriniz sonsuzlukta kaybolup gider...”
Yani insan konuşurken, yazarken ya da bir işaret bırakırken yalnızca bilgi aktarmıyor; bilinmek, görülmek, duyulmak ve anlaşılmak istiyor.
Birinin karşısında durduğumuzda kendimizi daha net duymamız da tam olarak bu yüzden. Cümlemiz karşıdaki o duvara çarpıyor, yankı buluyor, bazen değişiyor, bazen de sınanıyor. Karşımızda biri olunca biz de biraz daha belirginleşiyoruz. O yüzden iletişim, yalnızca iki kişi arasında gidip gelen bir aktarım değil; insanın kendini tanıma yollarından biri.
Hiyeroglif ile emoji arasındaki o tuhaf akrabalık da tam bu noktada başlıyor.
Kuşkusuz hiyeroglifler sadece "duygu belirten resimler" değildi; arkasında katı bir gramer ve ses karşılıkları barındıran, karmaşık bir dil sistemi vardı. Ancak bu teknik boyutu bir kenara bırakıp en kökteki insan refleksine baktığımızda, ikisinin de temelde aynı amaca yöneldiğini görürüz: Anlamı bir sembole dönüştürme çabası.
Hiyeroglif bir anlamı görünür kılıyordu, emoji de bunu yapıyor.
İkisi de bir duyguyu, bir durumu, bir tavrı sembolleştirme isteğinden doğuyor. Bu açıdan bakınca emoji her ne kadar modern görünse de, aslında içimizdeki o çok eski insan refleksinin bugünkü biçimi.
Fakat bu akrabalığın içinde çok temel bir kırılma var.
Hiyeroglif, anlamı taşımak için zahmet gerektiriyordu. Bir şeyi kazımak, işlemek, kaydetmek vardı işin içinde. Yani anlam kolay tüketilen bir şey değildi; uğraşılan, emek verilen, kalıcılık arayan bir değerdi.
Emoji ise çoğu zaman bizi konfor alanına davet ediyor. Hızlı, pratik ve kolay. Bazen gerçekten işe yarıyor; cümleyi yumuşatıyor, tonu hafifletiyor, küçük bir duyguyu hızlıca karşıya ulaştırıyor. Buna hiç itirazım yok. Ama mesele şu: İnsan sürekli kolay olana yaslanınca, kendi duygusunu tarif etme zahmetinden de uzaklaşabiliyor.
Birine gülen yüz gönderiyoruz ama gerçekten ne hissettiğimizi tam olarak bilmiyoruz. "İyiyim" diyoruz ama nasıl iyi olduğumuzu ayrıştırmıyoruz. Neşeli miyiz, huzurlu muyuz, keyifli miyiz, sevinçli miyiz, rahatlamış mıyız? Bunların hepsi aynı şey değil. Ama hızlı yaşarken, hızlı yazarken, hızlı cevap verirken bütün bu ara tonları kaybediyoruz.
Emoji kullanmak tek başına bir sorun değil; asıl sorun, emojinin duygunun kendisi haline gelmesi. Yani bir işaretin, ifade çabasını desteklemek yerine o çabanın yerini alması. İşte o zaman insan yalnızca yazıda kısalmıyor; kendi içinde de kısalmaya başlıyor.
Çünkü duygunun adını koymak, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de bir parçası. Ne hissettiğini tam bilmeyen biri, ne anlatmak istediğini de tam bilemiyor. İçeride bulanık kalan şey, dışarıda da bulanıklaşıyor.
Bu konfor alanının ifade yeteneğimizi köreltmesini engellemek ise bizim elimizde. Tıpkı bir kası geliştirmek için egzersiz yapmak gibi, anlatım reflekslerimizi de küçük pratiklerle yeniden canlandırabiliriz.
Örneğin, yazdığımız bir metni göndermeden önce tekrar okuyup kendimize küçük bir es tanıyabiliriz. Bir duygunun yerine hemen hazır bir emoji koymak yerine, bir saniye durup içimizle bağ kurmayı ve o hissi tam karşılayan kısa bir kelimeyi yazmayı deneyebiliriz. Gün içinde gönderdiğimiz e-postalara sonradan dönüp, "Bu mesajı daha kısa ve daha odaklı nasıl yazabilirdim?" diye bakmak da zihni açan bir egzersizdir. Hatta yazışmalardaki özeni koruyabilmek adına teknolojinin sunduğu dil bilgisi ve noktalama editörlerinden faydalanarak işe başlayabiliriz. Buradaki temel amaç; kelime işçiliğini ve ifade çabasını dijital araçlara tamamen devretmeyerek, kontrolü elde tutmaktır.
Konfor kötü bir şey değil. Teknoloji de kötü bir şey değil. Hatta doğru kullanıldığında dili güçlendirebilir, yazıyı temizleyebilir, düşünceyi toparlayabilir. Ama konfor alanı, insanın kendi çabasını tamamen devrettiği yerde tehlikeli hâle geliyor. Çünkü hiçbir araç bizim yerimize ne hissettiğimizi bilemez. Hiçbir sembol, bizim kurmadığımız anlamı tek başına taşıyamaz.
Sembol kapı açar; ama kapıdan geçecek olan hâlâ insandır.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey bu. Emojiyle hiyeroglif arasındaki benzerlik hoş bir tarihsel oyun değil sadece. İkisi de bize insanın çok eski bir ihtiyacını gösteriyor: Kendini görünür kılma ihtiyacını.
Ama görünür olmakla anlaşılmak aynı şey değil.
Bir işaret gönderebiliriz. Bir sembol seçebiliriz. Bir yüz, bir kalp, bir onay işareti koyabiliriz. Fakat bütün bunların arkasında hâlâ şu soru duruyor:
Ben ne hissediyorum ve bunu gerçekten nasıl anlatmak istiyorum?




Yorumlar